Din, ahlak ve görgü kurallarının sosyal ilişkilerin tam anlamıyla etkin biçimde düzenlenmesinde yeterli olamamaları, doğrudan doğruya onların yaptırımından ileri gelmektedir. Gerçekten, bütün bu sosyal kuralların yaptırımları manevidir. Bu nedenle de kişileri bu kuralların emir ve yasaklarına uygun biçimde davranmaya zorlamak imkanı yoktur. O halde, sosyal ilişkileri tam anlamıyla düzenleyen, aynı zamanda kişileri kendi emir ve yasaklarına uygun biçimde hareket etmeye zorlamak imkanına da sahip bulunan, kısaca yaptırımı manevi değil, maddi olan başka sosyal kurallara ihtiyaç vardır. İşte, maddi yaptırımlı olan bu kurallar, hukuk kurallarıdır.
Öyleyse . . . Hukuk, sosyal hayatta kişiler ile kişiler veya kişiler ile toplum arasındaki ilişkileri düzenleyen, maddi yaptırımlı, yani uyulması zorunlu kuralların bütününden ibarettir. Hukuk kuralları maddi yaptırımlı oldukları içindir ki, kişiler bu kuralların emir ve yasaklarına uyup uymamakta kendilerini diğer sosyal kurallardaki gibi serbest hissetmezler. Zira bilirler ki, hukuk kurallarına uymadıkları takdirde karşılaşacakları tepki, günahkar olma, ayıplama, küçük görme veya alaya alınma biçiminde olmayacaktır; kendileri hukuk kurallarının emir ve yasaklarına uymaya zorlanacaklardır. Bunu bir örnekle açıklayalım:
Bir kimsenin, yoksulluk içinde bulunan hemcinsine yardım etmesi, din ve hatta ahlak kurallarının emirlerindendir. Fakat bir kimse din ve ahlak kurallarının bu emrini yerine getirmez ve yoksula yardım elini uzatmazsa, onu bu emre uymaya ve yoksula yardımda bulunmaya zorlamak imkanımız yoktur. Hatta yoksulluğa düşmüş olan kimse, bu kişinin kendi anası, babası veya kardeşi olsa bile, durumda bir değişiklik olmaz. Diğer bir deyişle, bir kimse yoksulluk içinde bulunan anasına, babasına veya kardeşine yardımda bulunmaya din ve ahlak kurallarıyla asla zorlanamaz. Bizler toplum olarak böyle bir evlada veya kardeşe hayırsız, ahlaksız demekten başka bir şey yapamayız; ama böyle demekle de yoksul ana babanın veya kardeşin derdine çare bulmuş olmayız ki. . .
Ancak, eğer hukuk kuralları da yardımda bulunma konusunda bir emir koyuyorsa, o zaman iş değişir. Çünkü hukuk kuralının bu emrine kendiliğinden uymayan kimseyi, devlet gücüyle emrin gereğini yerine getirmeye zorlayabiliriz. Nitekim, Medeni Kanunumuzun 364 üncü maddesinde yer alan bir hukuk kuralı böyle bir emir koymaktadır. Gerçekten MK. m. 364 hükmüne göre, herkes yardım etmediği takdirde yoksulluğa düşecek olan üstsoy ve altsoyuna ve kardeşlerine yardım etmekle yükümlüdür. Buna medeni hukukta nafaka yükümlülüğü diyoruz.
Demek ki bir kimse, yoksulluk içinde bulunan üstsoy ve altsoyuna, yani anasına, babasına, büyük ana ve babalarına, çocuklarına, torunlarına, torun çocuklarına ve nihayet kardeşlerine nafaka vermek (yardım etmek) zorundadır. Bu kimse, hukuk kuralının bu emrine uymaz ve yardımda bulunmazsa, karşılaşacağı tepki, bu emri zorla yerine getirmek şeklinde olur. Diğer bir deyişle, yoksulluk içinde bulunan üstsoy ve altsoy veya kardeş (nafaka alacaklısı) , devlet’ten bu kimseyi (nafaka yükümlüsü) hukuk kuralının emrine uygun biçimde davranmaya, yani kendilerine yardımda bulunmaya zorlamasını talep ederler. Bunu sağlayacak olan da, devlet’in yargı organıdır. Yargı organı (mahkeme) nafaka yükümlüsü dediğimiz bu kişiye, yoksulluk içinde bulunan anasına, babasına veya kardeşine kararlaştırılmış olduğu şekilde yardımda bulunmasını emreder. Nafaka yükümlüsü mahkemenin bu emrine de uymayarak kararlaştırılmış olan yardımı yapmazsa, (nafakayı ödeyemezse) bu kez devlet ondan bunu cebrî icra yoluyla zorla alarak nafaka alacaklısına verir.
Bir kimsenin başka bir kimseyi öldürmemesi, onun malını çalmaması, şeref ve haysiyetine haksız saldırılarda bulunmaması, din ve ahlak kurallarının emirlerindendir. Bu emirlere uymayanlara, adam öldürenlere, hırsızlık yapanlara günahkar, ahlaksız deriz; onları lanetleriz, fakat toplum olarak başka bir tepki gösteremeyiz. Oysa, aynı davranışlar ve eylemler hukuk kuralları tarafından da yasaklanmış bulunuyorsa, bu takdirde yasağa uymayanların, adam öldürenlerin, hırsızlık yapanların karşılaşacakları tepki çok daha farklı olur. Nitekim, ceza hukuku kuralları başkalarını öldürmeyi, başkalarının malını çalmayı, başkalarına sövüp saymayı yasak etmişlerdir. Bu yasaklara aykırı davrananlar, onları hiçe sayanlar bir suç işlemiş olurlar ve bu eylemler için önceden kanunla belirlenmiş bulunan maddi yaptırımlarla karşılaşırlar, yani cezaya çarptırılırlar. Hatta bu ceza onların hayatlarını kaybetmeleri sonucuna kadar gidebiliyordu. Nitekim kaldırılmadan önce ölüm (idam) cezasında durum böyle idi. İşte, yukarıda belirttiğimiz iki örnek, hukuk kurallarının sosyal hayattaki ilişkilerin gereği gibi, tam anlamıyla etkin biçimde düzenlenmesinde oynadığı rolü açık ve seçik bir biçimde göstermektedir. Gerçekten hukuk, toplum hayatında barış ve huzurun, düzen ve güvenliğin sağlanması bakımından gerekli, hem de çok gerekli bir olgudur. Yaşamak için havaya ne derece muhtaç bulunuyorsak, toplum hayatındaki ilişkilerimizde hukuka da o derece ihtiyacımız vardır.
Yaşamın İçinden Örnek:
Bakkal, Komşusunu Altınları İçin Boğdu
Borcunu ödemek için gittiği evde S. Ö. ‘yü boğarak öldüren ve bileziklerini gasp eden Mahalle bakkalı S. B. , vatandaşlar tarafından linç ediliyordu. M. Ö. ‘den 25 milyon lira borç alan S. B. , borcunu ödeyeceğini söyleyerek ailenin evine geldi. S. Ö. ‘den bileziklerini istedi. Direnen S. Ö. ‘yü boğarak öldüren saldırgan, bilezikleri ve diğer ziynet eşyalarını aldı ve kaçtı. Daha sonra S. B. evinde alem yaparken yakalandı.
Sizce S. B. bu olayda hangi sosyal kurallara aykırı davranmıştır? Ne tür bir yaptırımla karşılaşacaktır? Hangi tür sosyal kurallara gerek duyulmaktadır? Bazı yazarlar hukuku sağlığa benzetirler ki, bu çok yerinde ve pek anlamlı bir benzetmedir. Gerçekten, sağlığın insan hayatı bakımından önemini yadsıyabilir (inkar edebilir) miyiz? Her birimiz sağlık içinde mümkün olduğunca uzun yaşamak istemez miyiz? Ama sağlığımız yerinde olduğu sürece hangimiz bu çok gerekli gerçeği hatırlarız? Çoğu kez sağlığımıza zarar vereceğini bile bile birtakım davranışlarda bulunmaz mıyız? Lakin günün birinde sağlığımız bozulup da yatağa düştüğümüz zaman bütün düşüncemiz o olur, bütün konuşmalar ve dilekler onun etrafında düğümlenir. Gerçekten “. . . ah, eski sağlığıma bir kavuşsam, başka hiç bir şey istemem, bundan sonra sağlığımın kıymetini bilip ona göre davranırım. . . ” demez miyiz?
İşte hukuk da böyledir. Kişiliğimize veya malımıza karşı haksız bir saldırı olmadığı, bir haksızlık karşısında kalmadığımız sürece hukukun varlığını ve gerekliliğini hisseder miyiz? Hukuku, ancak haksız saldırılarla karşılaştığımız, -tabir caizse başımız derde girdiği- zaman hatırlamaz mıyız? Malımız çalınmışsa hırsızın yakalanıp cezalandırılmasını ve malımızı geri vermesini; kişiliğimize veya malımıza bir zarar verilmişse, zarar verenin bunları ödemesini; bir haksızlığa uğramış, örneğin haksız yere işimizden atılmışsak, bunun düzeltilmesini hep hukuktan beklemez miyiz? Bütün bu açıklamalardan sonra hukukun sosyal hayat bakımından gerekli ve zorunlu olduğunu kabul etmemek mümkün müdür? Bir an için aksini, yani hukukun hiç de gerekli olmadığını varsayalım. Bu takdirde, yoksulluk içindeki bir baba oğlundan yardım alabilecek midir? Kira alacağını bir türlü alamamış olan ev sahibi veya verdiği krediyi tahsil edememekte olan banka, alacaklarını nasıl elde edebileceklerdir? Rakibi tarafından vitrininin camı kırılmış olan esnaf; kolacı tarafından gömleği yakılmış olan öğrenci, patronu tarafından haksız surette işinden atılmış olan işçi, bu yüzden uğramış bulundukları zararları nasıl ödetebileceklerdir? Acaba hukuk kuralları dışındaki diğer sosyal kurallar yardımıyla istedikleri sonuca ulaşabilecekler midir? Hayır. Onlara bu konuda yardımcı olabilecek bir tek sosyal kural vardır, o da hukuk kurallarıdır.
Ancak, hemen belirtelim ki, bu sözlerimizle asla hukuk kuralları dışındaki sosyal kuralların; yani din, ahlak ve görgü kurallarının faydasız ve gereksiz olduklarını ifade etmek istemiyoruz. Bu kuralların da tıpkı hukuk kuralları gibi sosyal hayattaki ilişkileri düzenlemeye çalıştıkları ve bu nedenle de faydalı ve gerekli, hem de çok faydalı ve çok gerekli oldukları, her türlü şüphenin dışındadır. Din, ahlak ve görgü kurallarını hukuk kurallarından ayıran özellik, yaptırımlarının manevi oluşudur. İşte sırf bu sebepledir ki, bu kurallar sosyal hayattaki ilişkileri düzenleme işlevini tam anlamıyla yapamamaktadırlar. Kaldı ki bu kurallar ile hukuk kuralları arasında oldukça sıkı bir bağ da vardır; şimdi bunu inceleyeceğiz.



